15 Aralık 2013 Pazar

karmaşık yazılar 4 (kızılçam ağaçları)

kızıllarını çıkarmış bir kadın gibi batıyor burada güneş. sevemedim. hata benim, günah benim, suç benim kadın. çok farklı sandım ben herkesi, her şeyi. öyledirler belki, yaşım küçük daha benim. Ne yani şimdi durup dururken, hiçbir şey yapmazken yani biz, kötüye mi gidecek her şey? kar mı yağdıracaksın güneşin kızıllığını kaybettiği her yere? uzun uzun anlatmak var içimde ama konuşamıyorum işte. sana yazdığım her kağıt parçası ile servileri, kızılçam ağaçlarını zor durumda bırakıyorum sanki.

ağlayamıyor, anlayamıyorum.

anlatamadım değil mi yine? bitmedi ki anlatayım. işte temel problem bu, bitmiyorum, bazen öyle bir el geliyor ki bitemiyor, bitmiyorum. masadan kalkıp birilerinin elini tutamıyorum, kağıtlara dokunuyorum. en ilkel oyunu bile beceremiyorum, görenler kumarbaz sanıyor ama ben kağıtları kesemiyorum. mintanını giymiş bit kadın gibi çıkıyor burada ay, geceler içinde gündüzleri arıyorum.


Eskilerden.

karmaşık yazılar 3 (zor)

''Söylesinize, kimin en sevdiğisiniz?''(e.s)

Sorulunca insanın dudağını büktüren birkaç soru kalmıştı, nereden buldunuz ki siz bunu şimdi? Ben de amelie'nin (le fabuleux destin d'amelie poulain) gelinciği değilim ben kimsenin'i hatırladım şimdi ha. Ellerin bu kadar güzelken, sen neden bu kadar üzülüyorsun ki? Söyle hadi söyle, çekinme benden. Bendenizim sana. Konuşmak istiyorum sadece seninle ben. Evet, bu; seninle ben.


Eskilerden.

karmaşık yazılar 2 (dokunabilmek)

Dokunmaktan bahsediyorum burada. Buraya, evet tam olarak; dirseğim ile pazularımın birleştiği, tatlısu ile tuzlusuyun birleştiği, fakat birbirlerine karışmadığı yere. İlk ressam-insanın mağaralara çizmek zorundalığını hissettiren; elindeki ilkel kalemvari varlık ile mağarasının duvarına şekilleri sonsuza kadar kaydedip saklayarak, onları tanrısal bir güç ile tutsak alma fikrinin gelip çattığı andaki dokunma hissiyatı. Elini yakan fakat ağzında kolayca dayanabileceğin sıcaklık veren bir his. Oysa çok masumane bir fikirdir bu, dokunabilmek. İnsan inandığı her ne ise ona dokunabilir mi? Sen inandığın yaratıcıya dokunabiliyor musun? Görmeden inandık, dokunmadan tapabiliriz. Evet, varlığımızdan haberi bile olmadan bir kadını da sevebiliriz. Çok acımasızcadır fakat yapabileceğin en son şeydir yazmak; ona yazmak(!), zarf atmak, açıklamak, bahsetmek, başlamak ve bitirmek. Neden sevgi ile ilgili her şey edebiyat (yazı yazmak) ile ilgili ki? Bence onlara dokunamadığım için, çünkü biliyorum ki; üzerinde elini gezdirmek dokunmak değildir. Yazıların bağırdığını gördüğümden beri yazara ve elinde kalem olan her şeye saygılıyım. Şimdi sen burada yazarın aklından geçen tamamen aşktır desen, yanılırsın. Çünkü burada bahsettiğim şey; gecenin bir vakti aklımdan geçen, aslında geçemeyen sıkışıp kalmış bir fikir bu, yalnızlık gibi görünüp fakat benim metabolizmama (insan- humanbeing) sahip bir varlığın eksikliğini hissettiren, dokunamamanın vücutta yarattığı etkiye verilen o kimyasal tepkidir. Aslında fonda çalan şarkı öyle bir dokunur ki; yediğin yumruk değil, midene bir kelebek istilasıdır, evet dostum dokunmak aslında gözle de, kulakla da olur, sadece nasıl hissetirdiğini bilmelisin.


Eskilerden.

karmaşık yazılar 1 (hiçbir şeyden bahsedememek)

Uzun anlatacağım bu sefer. Bitmeyecek gibi geliyor. Sıkıntım yok, sadece herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda aniden ''neredeyim ben lan?'' durumu bu. ve burada imla kurallarınıza da uymayacağım. Karmaşık olan şu; sahiplik durumu. Bahsedeceğim şeyler hormonların, insanın konuşmasına (kastedilen yazmak) olan etkisinden değil. Belki de öyledir. Aslında hep öyledir. Aslında, asıl diye bir şey deyoktur. Hep'in olmadığı gibi. Şimdi burada Hep'e bir anlam yüklemişim gibi görünüyor değil mi? evet yükledim. Onu zaten cepteymiş gibi gördüğümden mi? evet ondan. Asıl'dan (bak şimdi asıl'a da yüklüyorum) söz ederken, hep; sanki hep benimleymiş de sanki sizin haberiniz yokmuş gibi söyledim. Peki neden? çünkü hep bana ait. benim olan. benimle olan. yabancı dille düşünüyorum bu yazıyı, yazarken, yabancı dil ile düşünmek; mantıklı düşünmenizi sağlar. gülme boşuna işte ondan kem küm ediyorum(z). bunu biliyor musunuz? hayır. peki okuyacak mısınız bu yazıyı? hayır. buraya kadar çoktan demişsinizdir zaten, yazar burada ne demeye kotarıyor diye. Neyse konu bu değil. Konu, bunu gerçekten yapıyor oluşunuz. ciddi ciddi hem de. Bu yazıyı 5.yüzyılda yazacak olsaydım, yazamayacak mıydım şimdi ben, neden? çünkü ingilizce yoktu o zamanlar, en azından bence öyle. neyse konu bu da değil. konu; bitmek bilmeyen sahip olma isteğiniz. senin bunu beğenmiyor oluşun, bu yazının kötü olduğu anlamına gelmez. manyak mısınız, dalga geçiyorum lan. sana demedim, kelimelerle konuşuyorum, aslında anlamsız sesler ve çizgilerle. konu tam olarak bu işte. konu, vazgeçtim söylemeyeceğim, cinslik değil mi?

eskilerden.

3 Aralık 2013 Salı

Platonik aşk'a dair; küfürlü ve kadın parfümü kokan anlık bir nefes.

Bu, herkesin mutlak bir zaman diliminde ya da halen sahip olduğudur. Hay amk, ne diyeceğimi bile unuttum. 

Etkisi böyle bir şeydir işte. Görmeniz gerekmez illa ki, O’nun varlığından bir alamet, nefes düzeninizi değiştirebilir.  Vardır amk, vardır oralarda bir yerlerde. Şimdi, bilenler bilir, bu abazalık denen şey ferman dinlemez. Üstelik, biliriz ki, insanı üç şey yönetir; akıl, hormon ve duygu. Açıklamaya gerek yok, ne işe yaramadığı bellidir bunların. Bu işe yaramazlar işte.  Abazalığınızın bile çözümüdür, malumun orada olduğunu bile unutursunuz. İlk defa belinizin üstü bir yerle düşünürsünüz de ondan. Hormon mormon (bkz: mormon) hikayedir. Akıl desen, her şey zıttı ile bilinir kaidesinden zaten iptal olmuştur. Bir de bu daabbeler, olup olmadık yerde çıkar karşınıza. Mesela, önemli bir sınavınızdan önce ya da dikkat isteyen bir iş yapmadan önce. Güzel bir yemek sipariş etmeden önce de olabilir, cool bir tişört seçerken de. Eros’un kıyakları işte.

Oralarda bir yerde dururlar. Artık ya karanlık gecelerinizde bir yudumluk ışık için, ispanyollar’ın ‘’luz’’ dedikleri, ya da geceleri daha da karanlık hale getirmek için.

Ne bileyim, bir dönüp bakmazlar işte sana doğru, gül cemallerini yediklerim. Gerçi baksa heyecandan kendinizi sikersiniz o da ayrı tabii.

Niye var olduklarına dair net bir bilgi yok, hep puslu, blur, flu.  Ama aşkı yaratan, her neye tapıyorsanız işte, (ateler de dahil ) bunu, yeryüzünde bir  insanın aslında hiçbir şey yapmadan tüm hayatınızı mahvedebileceğini göstermek için yaratmış olabilir. Dedim ya, hep puslu, hep tanrısal sanki. Aşk ne la? Deme sakın, öyle kolay olmuyor o işler. Sana denk gelmemiştir ya da sen denk getirememişsindir. Otur buna ağla. Olum o değer verdiğin şeyleri, yanında aşık olmadığın, sevmediğin biri varken götüne mi sokacaksın? Affetme beni, çünkü aynen bunu yüzüne de söylerim. Bu kafaların hepsine de söylerim. Düşün; tus’u kazanmışsın ama buna seninle beraber sevinecek, şöyle böyle yaparız diyecek, karşı cinsten, kan bağının olmadığı kimse yok. 

İçi; su, kan ve kemik dolu bir et parçası olan sen, yine içi su, kan ve kemik dolu bir başka et parçasını ikna edememişsin. Korkmuşsun ondan. Çünkü seni yer değil mi? Keşke bi yolu olsa da bir yerde haberi olsa senden değil mi? Değil amk, sen bu kafayla giderken, azıcık medeni cesareti olan birisi alcak onu. Gerçek bu, onu başkası alacak. Başkaları cehennemdir diyen Sarter, başka ne tür bir an için söylemiş olabilir ki zaten bu sözü?

Şimdi burada bahsettiğim başeri aşk biraz daha. Ancak ileride, boşluk bulduğum bir zamanda yani, ilahi olanını da, sadece maşuklu olanını değil, aşıklı olanını da yazacağım. Buradaki ilk yazımda neden böyle oldu derseniz; küfürlü olsun ki, samimi olsun. Zaten ileride beni tanıyınca anlayacaksınız nasıl bir adam olduğumu. Açılışın neden bu konudan olduğunu soracak olursanız da; yaratıcı ilk olarak aşk’ı yarattı ve o zaman sadece tek taraflı olduğundan, evrenin eski duygusundan başlayayım dedim.

Aşkla kalmayın. Bir bok olmuyor, kodumun asosyalleri sizi.