17 Eylül 2013 Salı

Flaubert , Borges vs..

Sıradan, standart olayların vuku bulduğu bir gündü sayın bilinmeyen okurum. Ortaya baktığında kimsenin sesini bile çıkarmadığı, bildiğin tipik bir gün işte. Size de neden bahsediyorsam bunlardan, aslında bir fikrim de yok. Neden “sen” değil de “siz” kullandın diye soracak olursunuz siz muhtemelen, sormasanız da ben açıklayayım. Ben, kendime “siz” diye hitap ederim, sevdiğim bir abinin de söylediği gibi. Saygınlığın ilk kuralı budur. Kendinizle aranıza mesafe koymazsanız, başkalarından da bunu bekleyemezsiniz.
Aslında istediğim bir giriş cümlesi idi. Ne kadar cümle olmaya hak kazanamasak da sizinle tanışmış olduk. Neyse. Başlangıçta hep böyle olur, siz de bilirsiniz. En son ne zaman bilemediniz ki? Bir masaya oturduğunuzda, aslında kasıt olunan şeyin sandalye olduğunu biliyorsunuz mesela, ortaya bir laf atsak da iki muhabbet etsek diye çabalayıp durduğunuz bir vakitten bahsediyorum. Bazen emek sarf ettiğiniz, oluşturmaya çabaladığınız bu sohbetin kişisinin yirmiye kadar saymak için çoraplarını çıkaran kişi olduğunu fark edersiniz. Konumuzla da alakası yoktu ama söylemesem çatlardım muhtemelen.
Yazıyı da buraya kadar nasıl okudunuz, nasıl tahammül ettiniz bana bilemiyorum. Muhtemelen (bunu da çokça kullandım) okumadınız da. Ben de karmaşık bir şeyi anlatmaya çabalayacaktım ama daha giriş için bir cümle bulamadım. Aslında roman gibi giriş, gelişme ve sonuç olacaktı sayın bilinmeyen okurum ama gördünüz ki hiçbir şeyle ilgilenemedik.

Mühim değil, gelecek sefere okurum, gelecek sefere…

20 Ağustos 2013 Salı

ANAHTAR

“Vakit göreceli sayılırdı apartmanın önüne geldiğinde. Onu burada bulabileceğini söylemişlerdi. Darmadağın yapraklar arasında izmaritlerin de buna eşlik etmesiyle birlikte merdivenler girişi oluşturuyordu. Dış kapıyı iteledi, binadaki doğru kapıyı aramaya başladı. Bulması için biraz uğraşması gerekiyordu. Kapının önüne geldiğinde hafiften ısınmıştı bedeni. 0’ı düşmüş 1 vardı kapının üzerinde. Bu hale nasıl geldiği hakkında kısa bir düşünce silsilesinden sonra kapıyı çaldı. Eli parmaklarına, parmakları düğmeye ulaşana kadar buz gibi olmuştu sıcaklıktan.
Hafif tıkırtılar geliyordu içeriden. Kapıya doğru bir meyillenme vardı içerde belli ki. Pek düşünmeye fırsat vermeden kapı açıldı, bir el içeriyi gösteriyordu ‘buyurun’ şeklindeki bir mırıldanmayla. Gösterildiği gibi ilerlemeye başladı. Dedikleri gibi biraz dağınıktı içerisi. Bir masa, iki sandalye, keyif ya da uyumak için bir kanepe, bir yastık, normal sayılabilecek bir halı, dolap ve kitaplıktan ibaret bir oda. Bir de yarım açık pencere vardı canlılığa belirti olarak.
Sandalyeye doğru ilerledi. İçinde orasının daha rahat olduğuna dair bir his vardı. Oturmak için düzeltti ve oturdu. Heyecandan olsa gerek, selam vermeyi unutmuştu. İlk defa böyle bir şey yaptığı için pek de önemsenmeyebilirdi aslında. Standart olarak bir küllük, cigara paketi, izmaritler, biri boş diğeri yarısına kadar içilmemiş çay bardağı vardı. Önceki hali muhtemelen beyaza yakındı masanın. Masada bulunan kalem ve ilgili malzemeler (silgi yok haliyle) bu bulanık siyahlığı açıklıyordu.
“Yanlış yolda yürümek, doğru yolda beklemekten iyidir.” , “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” , “Her temas iz bırakır.” , “değiştirmek – paramparça” gibi şeyler yazıyordu dikkatini çeken.
O da geldi, karşısına oturdu ilk inceleme sürerken. “Merhaba” dedi, “Merhaba” diye yanıtladı karşısındaki. Nasılsın gibi sıradan şeylerle devam etmeye meyillendi konuşma. İkisi de bulundukları durumu anlamaya çalışıyordu. Bir ara suskunluk oldu. İçten gelen, garip ama gerekli bir soru böldü sessiz çığlıkları;
-                  - Dış kapının anahtarını nerden buldun?
Orada durdu zaman. Bazen kendisi de söylerdi hayatın durabileceğini. Bazen yaşamak isterdi ama bu kadar içten istememişti sanırım hiç.
-                  - Anahtar”
Burada bitiyordu yazı. Son dememişti yazar, hatta uzun olabileceğini bile hissettiriyordu ama devamı yoktu.  Devamını getirmeyi deneyebilirdi belki ama bu anahtar neydi? İlerleyen sayfalara baktı hızlıca, boştu. Anahtarı görmüş olmalıydı. Mutlaka oradaydı. Anlamak umuduyla yazının başına döndü;

“Vakit göreceli sayılırdı …….”

2 Ağustos 2013 Cuma

Pardon

Bir şey var içinde. Bunu herkes biliyor, ben bile bilmiyorum dediğin. Kendine söylenmeye çekinmediğin fakat duymaya korktuğun bir şey. Uzun ama kısa, yalan ama gerçek, taş ama yumuşak. Tam da bırakınca aklına gelen, yanından(bilincinden) gidince ya da uyanınca yalnızlığa, camel spider misali gözlerini açan bir şey.

Belki bir çok şey. Sıcak gibi bir duyu olmaktan çok kıskançlık gibi bir his. Dostluk gibi dikkatsiz ve güçsüz olmalı daha çok. Düşündükçe fark edeceksin bunu. Evet, biliyorsun aslında. Bilmediğin bir şey de yok.

Bir şeyin koşulsuz olması söylenirse, aslında bir koşul belirtilmiş olmaz mı? Bu mümkün müdür, beklentisizlik? İçtenlik nasıl bir şeyin koşulu olabilir ki? Dur. Aslında haklısın. Ağzı kumlarla dolup hiç konuşmaz hocalarımıza ne kadar hayranızdır? Bizden yeni ayrılmış dostlarımızı ne kadar severiz, değil mi?

Söylemedim mi daha sıkıntıyı? Söylediklerimin hepsi, aslında hiçbiri. Aklımda iken söyleyeyim, her neyse. Sıkıntı şu; Bu arada başın sağ olsun, geçen gün ölmüşsün.

Yine mi olmadı? Aslında sıkıntı bu, pardon. 

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Ölüm

Gece yarısını geçmişti biraz zaman. Yağmurun bıraktığı bir serinlik, tatlı bir esintinin de etkisiyle hoş birkaç sokak ve cadde ile şehri bırakmıştı geride. Bu manzara o kadar güzeldi ki, insanlar yudumlamak için kendilerini kaldırımlara koyuvermişlerdi. Kimisi elindeki cigarasıyla yıldızları seyretmeye çalışıyor, parıldayan şeyler ile düşüncelerini uyandırmaya çalışıyordu. Kimisi sevdiğinin ya da dostunun koluna girip gecenin ilerleyişine katkıda bulunuyordu.
Aklı cigarasını içen kişiye takıldı. Ulaşamayacağı bir parıltıdan düşünceleri için medet uman, ancak göz önündeki yapay ışıkları kaldırıp(kapatıp) görebileceği, kim bilir sayısız kişinin saymaya çalıştığı, geceleri birlikteliği, düşüncede bile olsa, süsleyen şeyleri izleyen bir kişi. Yıldızların sıralanışı gibi ardı sıra düşünceleri mi vardı yoksa kendi karanlığının içinde uzakta da olsa bir parıltı mı arıyordu? Sanırım düşüncelerinden firar edip görebildiği en uzak noktaya yerleşmek istiyordu.
Ya da dur. Hiç biri değil. O anda aklında beliren, daha çok ciddisi bulunmayan bir şeyle ilgiliydi bu.  Şu idi o cümlecik: Duygularımızı ölümden başka bir şeyin uyandırmadığına dikkat ettiniz mi?
Evet evet. Kesinlikle bu “olmalı”. Kendinden uzaklaşan bir şeyin, aslında istese görebileceğini ve kaybolmadığını, o “şey”i kaybetmediğini kendine göstermeye çalışıyordu.
“Ölüm, kaybetmek, sevmek, sevilmek, sözler, güven. Hiç biri değil. Senin de düşündüğün gibi hepsi tek bir yerden geliyor, korku.
Yanında O’nu istediğin için değil de, yalnız (O’nsuz) ölmekten korktuğun için daha çok. Ya da söylediğini yapamadığın için değil de, kendinle çeliştiğini fark etmesinden. Uçmayı istemekten değil de, çarpıp kanadını kırmaktan. Ve en çok da olduğun yeri aramaktan değil, bulmaktan ve o karşılaşabileceğin faili meçhul senaryodan korkuyorsun.
Bunların hepsi ya da hiç biri. Hislerinin öldüğünü görmekten korkuyorsan hepsi, aslında bir o kadar da hiç biri değil kendine itiraf ettiğin korku.”

Yanından geçen ufak teknenin lakayt sesiyle kendine geldi. Ne kadar saniye öldürdüğünü bilmiyordu ya da bilmekten korkuyordu. Bulunduğu, kendisini bulduğunda hayret verici olan şey ise, elinde cigarası, parıldamaları izliyordu köprünün kenarında. 

25 Haziran 2013 Salı

Papatya

Hafiften bir mırıldanmayla söndürmüştü cigarasını. "aah!" diyebilmişti sadece, elleri duman ile ilgili son vazifesini yerine getirirken. İçlenişini derinleştiriyordu. Kendine azap çektiriyordu. Damarlarında kan tersine akıyordu sanki. Ya da ilerlemeyi bırakmıştı zaman. Beyni işlevlerini yerine getirmiyordu.
Sokağın köşesinde peçete satan çocuk misali, hüznü patronunun onun emeğinden, kendinden çaldığını düşünmesiydi. Kaç tane sattığıyla ilgilenmiyordu o, sadece inandırabilme ümidi vardı.
Bazen uçurumun kenarındaki orta halli taş gibi hissedersin ya kendini, havaya duyduğun güvensizlik vardır hep. Seni incitecek, yerinden edecek kadar esmem, o kadar gürlemem demişti ama gidişat onu göstermiyordu. Ya verdiği sözü unutmuştu, ya da başkalarının isteklerini dikkate almaya başlamış, senin önceliğin gitmişti. Oradaki taş gibiydi işte O’da. Yerinde ağır, sadece oraya uyumlu olabilecek derecede şekilli. Papatya’nın yanındaki gerekli hacim kaplayıcı. İşte araya giren gereksiz hava, saydam “şey” parçası her şeyi başlatır ya, bu düşünceleri de bir şey başlatmıştı. Herkeste olduğu gibi bir söz, bir davranış, bir olay. Önemi yoktu oradaki nesnenin. Önemli olan orada olmasıydı. Orada olmalı mıydı? Yerini hissedebilmen, varlığından emin olabilmen için yerinden etmesi mi gerekiyordu? Papatya’nın yanındaki anlamlılığını seni ortadan kaldırmadan anlayamıyor muydu?
Yine geldik o klasik soruya. Tam anlamıyla güvenemeyecek miyim, mümkün değil mi bu? İç sesi bu soruyu yanıtladı.
        -   Her şey zıddıyla vardır. Siyahın varlığı beyazı ispatlar, gece gündüzü onaylamaktan kaçınmaz. Dağın zirvesine giden yol varsa, eteklerine giden yol da vardır. Noksanlık, yanlışlık hissediyorsan tamamı, doğrusu da vardır elbet. Aynı yere bakmaya devam ettiğin sürece göremezsin sadece. Ya uçurumunu değiştireceksin, ya papatyayı.

“aah!” diyebilmişti iç sesine sadece, cigarasını söndürürken. Bankta yanında oturan adam garip bakmıştı, anlayamazdı tabi.

Yerinden doğruldu. Yürümeye kaldığı yerden devam etti. Nereye mi gidiyordu? Doğru papatya’ya.