- Bana öyle geliyor ki, spot ışıklarından rahatsız
oluyorsunuz. İnsanlarla temastan kaçınıyorsunuz. Mesela, sadece ara sıra
röportaj veriyorsunuz.
Evet, pek sosyal bir insan değilim. Şöhretin sunduğu
avantajlardan yararlanan, gazetecilerle temasta bulunmaktan hoşlanan insanlar
vardır. Ben bunları sevmiyorum. Şimdiye kadar gazetecilerle yaptığım
söyleşilerden sonra yazılmış tek bir makale olmadı ki, beni tatmin etmiş ol
sun.
Mesele bana övgüler düzülmemiş olması değil, yazılanların tartışılan, konuşulan
şeyle ilgisinin olmaması. Şöhretim yüzünden birinin ilgisine mahzar olduğumu
anlamak benim için bir yük. Beni sinirlendiriyor.
Cevaplaması zor. Bir araya gelip konuşan insanların ortak bir noktaları olmalı diye düşünüyorum ki sohbet tek taraflı olarak kalmasın. Oysa hemen her gazeteci sorusunu yönelttiğinde cevaplarla değil, notlarıyla ilgileniyor. Sohbet onu etkilemiyor, yalnızca işi için anlamlı. Aynı şekilde bir sohbet arkadaşı olarak sinema seyircisi de beni sinirlendiriyor, benim hakkımdaki merakımdan ötürü. Kısacası bu tür sohbetler samimi değil, bu da beni küplere bindiriyor. İnsanlar sosyalleşiyorlar, ama karşılıklı, samimi bir ilgi yok; dolaylı bir yolla karşılaşıyorlar.
- Siz samimi bir temas mı istiyorsunuz?
Bana öyle geliyor ki herkes biraz bunu istiyor. Yaptığımız birçok
şeyde büyük bir samimiyetsizlik var, özellikle insan içine çıktığımızda
yaptığımız şeylerde, bir sürü saçmalık, boşluk. Şahsen söylemeyi önemli
bulduğum bir şey yoksa bu tür sohbetlere bir anlam veremiyorum. Film yaptığım
için de her şeyi eserlerimle söylemeye çalışıyorum.
- Sohbetimizin temelinin bir hayli olumsuz olduğunu mu
söylemeye çalışıyorsunuz bana?
Hep böyle olmuştur. Bu konuda yapacak bir şey yok. Hem ne
demek öyle olumsuz bir temel? Bir temelimiz yok. Sizin benimle söyleşi yapma
dileğiniz, benim de bütün gücümle size direnme dileğim var yalnızca.
- Bunu kuvvetle hissedebiliyorum.
Bakalım sohbetimiz nasıl devam edecek. “Zekice bir cevap
istiyorsan, zekice bir soru sor,” diyen Goethe’ydi yanılmıyorsam.

İşte bunu bana kanıtlamanız gerekecek.
- Umarım kanıtlayabilirim. Londra’ya sizin için
geldim. Buradan bir makale çıkacak olması yalnızca tali bir sonuç, bu sohbetin
peşi sıra gelen bir şey.
Anlıyorum, her şeyi birbirine bağlamak istiyorsunuz.
Anlıyorum, her şeyi birbirine bağlamak istiyorsunuz.
- Her şeyden önce şu var: Sizi görmek benim dileğimdi,
isteğimdi. Sonra bunu yapabilmek için bütün o engellerle karşı karşıya kaldım.
Ve maalesef hepsini aştınız. Diğer bütün gazeteciler gibi sizin de bu engellerle tökezleyeceğinizi ummuştum, ama buradasınız.
Ve maalesef hepsini aştınız. Diğer bütün gazeteciler gibi sizin de bu engellerle tökezleyeceğinizi ummuştum, ama buradasınız.
Dinleyin, filmleriniz beni derinden etkiledi; şeylere
bakışınız çok tanıdık, bir kadın olarak kendimi o filmlerde görememem dışında.
Kadınlar filmlerinizde kesinlikle geleneksel bir rol oynuyorlar. Erkek dünyası
egemen, daha doğrusu yalnızca erkek dünyası var. Erkeklerin bakış açısından
kadın gizemli. Sevgi dolu; erkeği seviyor, bütün varoluşu erkekle olan ilişkisi
etrafında dönüyor. Kadının kendine ait bir hayatı yok.
Buna pek kafa yormadım; demek istediğim, kadının için
dünyasını hiç düşünmedim. Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek
zor olur, ama bana öyle geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin
dünyasına kuvvetle bağlı. Bu bakış açısına göre, tek başına kadın
anormalliktir.
Peki, tek başına bir adam, bu normal midir?
Tek başına olmayan bir adama göre daha normaldir. İşte bu
yüzden kadın filmlerimde ya hiç yok ya da erkeğin gücü üzerinden yaratılıyor.
Kadın yalnızca iki filmimde var, Ayna ile Solaris’te. O filmlerde de erkeğe
bağlı olduğu belirgin. Kadının böyle bir rolü olduğuna itiraz mı ediyorsunuz?
Söylediğiniz şeyi nasıl kabul edebilirim ki? Ben,
kendi adıma, kendimi o rolde göremiyorum.
Birlikte yaşadığınız erkeğin dünyasının, sizin dünyanıza bağlı olması gerektiği sonucuna mı vardınız peki?
Birlikte yaşadığınız erkeğin dünyasının, sizin dünyanıza bağlı olması gerektiği sonucuna mı vardınız peki?
Hayır, öyle de değil. Ben kendi dünyamı korurum, o
kendi dünyasını korur.
Bu imkânsız. Siz kendi dünyanızı, o kendi dünyasını korursa
ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir.
Gelmezse eğer, ilişkinin bir geleceği olmaz, umutsuzdur, uyumsuzdur, ölmeye mahkûmdur.
Bir kadının eş değiştirmesini tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele kaç eşi olduğu
değil, ben ilkeyi düşünüyorum. Mesele şu ki, kadın bu evlilikleri bir hastalık
gibi yaşar. Yani önce bir hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir
başkasına, vs. Aşk öyle bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun
tekrarlanamaz; bütünlüğü yüzünden tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu
tekrarlayabilirse ona tümüyle anlamsız gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir
ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış, kendi dünyasını daha önemli bulmuş,
yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş olabilir. Bu durumda da ciddiye
alınmayı bekleyemez ki. Anlıyor musunuz?
Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla
tanışmadınız mı hiç?
Böyle bir kadınla ilişki kuramam ki.
Doğru anladıysam eğer, siz bir kadında erimezsiniz, öyle
mi?
Hayır, erimem. Buna ihtiyacım yok. Ben bir erkeğim.
Ama sizin içinizde eriyen bir kadına ihtiyacınız var?
Doğal olarak. Kadın kendini korumaya çalışırsa, ilişki soğuk
olur.
Ama bu sevgi içinde siz kendinizi koruyorsunuz.
Ben erkeğim. Benim farklı bir doğam var.
Kadın doğasını bildiğiniz gibi bir izlenime mi
sahipsiniz?
Sizin gibi, benim de kadın doğası hakkında bir fikrim var.
Ama ben kendimi içerden, bir kadın olarak tanıyorum,
çünkü bir kadınım.
İnsanlar kendilerine toz kondurmazlar. Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar biliyorum.
İnsanlar kendilerine toz kondurmazlar. Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar biliyorum.
Dünyada böyle vakaların kıtlığı çekilmiyor pek.
Evet, büyük kadınlar. Kendi dünyasında ısrar edip de,
büyüklüğünü kanıtlamış bir tek kadın bilmiyorum. Birini söyleyin.
Karşınızda dilim tutuldu. Yani kadın yalnızca erkeğe
duyduğu aşka var olma hakkına sahip, öyle mi?
Ben öyle mi dedim? Kadın-erkek ilişkisi üzerine konuştuk
yalnızca. Lafım ağzıma tıkılmadan bir şey ifade etmem de pek mümkün olmadı.
Epey bir şey söylediniz, gayet iyi biliyorsunuz.
Ben sadece, erkek ya da kadın, bir insanın, sevdiğinde
kendine ait kapalı bir dünyası olmasının imkânsız olduğunu, bu dünyanın
ötekinin dünyası ile karışıp tümüyle farklı bir şeye dönüştüğünü söyledim.
Kadını bu ilişkiden azat ederseniz, ilişkiyi bozarsınız. Kadın ayağa kalkamaz,
şöyle bir silkinip beş dakika sonra yeni bir hayata başlayamaz. Kadının iç
dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Benim fikrime göre,
kadın kesinlikle, mutlaka bu duygulara dayanmalıdır. Kadın, aşkın sembolüdür.
Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevî anlamında.
Kadın, hayatın anlamını verir. Mesih’i doğuran bâkire olarak Bâkire Meryem’in
bir sevgi sembolü olması tesadüf değildir. Kadınlara bu konudan bahsettiğimde,
onur duygusundan laf açılıyor hep, görünüşe bakılırsa bu onur duygusundan
yoksun bırakılmak istendiklerinden bahsediyorlar. Benim bakış açıma göre bu
kadınlar yalnızca bir erkek-kadın ilişkisinde, erkeğe tamamen kendilerini
adamakla onur bulacaklarını anlamıyorlar. Kadın gerçekten severse çetele
tutmaz, sizin sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile
anlamaz.
Neden bir başkasının, özellikle de bir kadının bütün
sevgisini istiyorsunuz, merak ediyorum. Neden kendinizi aşka adayıp yapması
gereken her neyse yapmayı kadına bırakamıyorsunuz?
Bu da mümkün olabilir tabii. Ben kimseden belli bir davranış göstermesini istemiyorum. Ben yalnızca kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu da mümkün olabilir tabii. Ben kimseden belli bir davranış göstermesini istemiyorum. Ben yalnızca kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Kadının bir kişilik olarak var olmayı bırakıp da
yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz? Bu size neyi
getiriyor?
Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi dünyamı ona
açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç tanıyamayız.
Kadının sizin bahsettiğiniz gibi erkeğe kendini tümden
adaması, kadın adına büyük tehlike taşıyor. Kadın, erkek üzerinden yaşamayı
tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu eski, çok eski bir
hikaye. Çok iyi bildiğim bir hikaye. Ben de aşk içinde eriyip gitmeye zaman
zaman epeyce meyilli olurum.
Şükürler olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’
kadından beklediğimi de düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu
nadiren yaşıyorum. Çok nadir oluyor, olduğunda da insan, kadın ya da erkek o
kişiyi kıskanabilir ancak. Bundan bahsetmem, birinin kendisini adamasını
beklediğim anlamına gelmiyor. Böyle şeyler istemek imkansızdır. Aşk kaba
kuvvetle yürütülemez. Bu yüzden de benim bakış açımın kimseye bir zararı yok.
Aşk ya olur ya olmaz, öyle mi?
Evet, ya olur ya olmaz. Olmazsa hiçbir şey olmaz ve insan
yavaş yavaş ölür. Bu benim fikrim. Doğal olarak tarafların kendilerinin sorumlu
olduğu, birbirlerinden daha da bağımsızlaştığı, bunun da birbirlerinden daha
bir soğumaları, daha bir bencil olmaları anlamına geldiği ilişkiler de var.
Belki böylesi daha kolaydır. Bu tür ilişkiler elbette o kadar tehlikeli değil,
daha rahat. Ve feminizm düzeyinde bir yerde hareket ediyorlar. Bana göre
feminizmin anlamı yalnızca kadınların sosyal haklarını garanti altına almak
değil. Gerçi bugün kadının sosyal durumu, eskiden olduğu kadar ağır değil,
birkaç yıl içinde de denge sağlanacak.
Tuhaf, çok tuhaf, bundan bahseden kadınlar erkeklerle
benzerlikleri üzerinden duruyor, kadın olarak emsalsizliklerini anlamıyorlar.
Bu beni hep hayrete düşürmüştür, çünkü kadının iç dünyası erkeğinkinden esasen
çok farklıdır. Kadının, özel olması yüzünden erkekten bağımsız var olmayacağına
inanıyorum. Erkekten bağımsız var olursa, doğal, organik değildir artık. Toplum
içinde kesinlikle bir yer edinebilir; bir erkeğin işini yapabilir, ama bu onu
kadın yapar mı? Hayır, asla.
Bazı kadınlar bir erkeğin işini yaparak eşit
olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa kadının erkekle aynı hakları istemeye
ihtiyacı yoktur. Kadın tümüyle erkekten farklıdır. Kadının bir emsalsizliği
vardır, onda önemli bir şey, erkekte olmayan temel bir şey vardır. Kadınlar
eşit haklar istiyorlar. Ne demek istediklerini anlıyorum; artık kendilerini
feda etmek istemiyorlar. Her zaman bastırılmış olduklarını anladılar ve eşit
haklara sahip olarak kendilerini özgürleştirebileceklerine inanıyorlar. Kadın
ya da erkek herkesin, doğal olarak özgür olmak isterse özgür olduğunu
anlamıyorlar. Hepimiz özgür insanlarız, ama özgür ülkede yaşıyor olabileceğimiz
için değil. O önemli bir sebep değil. Antik Roma’nın duvarcısı, özgür bir insanın
içinde olabilir. İnsan temelde özgürdür. Özgür değilse, bu onun, yalnızca onun
hatasıdır. Nihayet sadede gelebildik.
Kadınların dünya olaylarından büyük ölçüde dışlanmış
olmaları gerçeğini inkar etmiyorum. Kuşkusuz bu bir haksızlık. Ama kamusal
hayata tamamen entegre olursa kadına neler olacağını bilemiyorum henüz. Buna
karşı olmadığımı, bunu desteklediğimi vurgulamak isterim, ama kendini orada
bulamayacağı yönünde bir izlenimim var. Tatmin olmayacak.
Size katılıyorum. Erkek egemen değerler hakim olduğu
sürece, bu dünya bir kadın için zor olacak, kariyerinde erkek değerleriyle
yarışmak zorunda olduğu sürece.
Yanılıyorsunuz. Bence parlak kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Erkek haklarım için korktuğumdan değil, bunu gayri tabii bir şey olarak gördüğüm için. Görmezden gelmesi gereken bir yolu tutan bir kadın modeli bu. Yalnızca erkeğe karşı beslediği yanıltıcı, rekabetçi bir duygu böyle yapmasına sebep oluyor. Peki, neden oluyor bu? Kadın, erkek gibi mi olmak istiyor? Erkeğe, onunkine benzer becerilere sahip olduğunu mu göstermek istiyor? Bir kadının bir erkeğin işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Burada, İngiltere’de bir kadın, mücadelelerle dolu bir yoldan geçerek, büyük bir siyasal kariyere sahip oldu. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor.
Yanılıyorsunuz. Bence parlak kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Erkek haklarım için korktuğumdan değil, bunu gayri tabii bir şey olarak gördüğüm için. Görmezden gelmesi gereken bir yolu tutan bir kadın modeli bu. Yalnızca erkeğe karşı beslediği yanıltıcı, rekabetçi bir duygu böyle yapmasına sebep oluyor. Peki, neden oluyor bu? Kadın, erkek gibi mi olmak istiyor? Erkeğe, onunkine benzer becerilere sahip olduğunu mu göstermek istiyor? Bir kadının bir erkeğin işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Burada, İngiltere’de bir kadın, mücadelelerle dolu bir yoldan geçerek, büyük bir siyasal kariyere sahip oldu. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor.
İnsan M. Thatcher’ı anlayabiliyor. Bir kadının erkek
alanında erkek değerlerini benimsemesi şaşırtıcı bir durum değil. Yapabileceği
başka bir şey yok. Başka bir seçeneği yok. Sizin ifadenizde beni rahatsız eden
şey, kadının gerçek doğası diye bir şey varsaymanız. Kadınlar asırlardır erkek
egemen bir dünyada yaşadıklarından, kadın doğasının ne olduğunun, kadınların
kadın değerleriyle nasıl bir dünya yaratabileceklerini kestirmek zor.
Afedersiniz, sizin adınız ne?
Afedersiniz, sizin adınız ne?
İrena.
Dinleyin beni, İrena, siz kadın doğanızdan memnun olmadığınızı söylüyorsunuz.
Dinleyin beni, İrena, siz kadın doğanızdan memnun olmadığınızı söylüyorsunuz.
Hayır, beni yanlış anladınız.
Ama hep var olmuş olan, yaratılmış olandan daha farklı bir
kadın-erkek ilişkisi olamaz. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli, ister beğenin,
ister beğenmeyin. Belki başka bir gezegende tek ya da beş cinsiyetli bir dünya
vardır, hayatın devamını sağlamak için bu tür bir gruplaşma gerekiyordur. Belki
orada fiziksel ve manevi aşk için beş cinsiyet gereklidir. Ama yaşadığımız
dünyada iki cinsiyet gerekli. Bir sebepten bunu hep unutuyoruz. Haklardan,
koşullardan, bağımlılıktan bahsediyoruz. Bir kadının kadın olduğu, bir erkeğin
erkek olduğu gerçeğinden hiç bahsetmiyoruz. Tek itirazınız bunu sevmediğiniz
olabilir.
Bence kadınlık bir başka kişiye bağımlı olmakta
yatmıyor, bu yüzden de filmlerinizdeki kadın kahramanlarda kendimi bulamıyorum.
Bütün o kadınlar erkek gezegeninin etrafında dönen uydular, bir iç dinamizme
sahip olmaları bir nebze olsun mümkün değil.
Tuhaf. Moskova’da kadınlardan birçok mektup almıştım, Ayna
adlı filmimde, kimsenin erişemeyeceğini, kimsenin göremeyeceğini düşündükleri
dünyalarını açıp oraya sızmayı başardığımı söylüyorlardı. Belki sizin farklı
bir kişilik yapısınız var. Belki kendinizden talepleriniz farklı. Belli ki,
Ayna’daki anne gibi değilsiniz. Ayna annem hakkındadır. Kurgu değildir, gerçeğe
dayanmaktadır. İçinde kurgusal bir tek bölüm bile yoktur. Belki haklısınız,
belki de kendinizi orada göremiyorsunuz.
Temel insanlık durumu ve sizin buna yaklaşımınız,
özellikle Stalker ve Solaris’te beni çok etkiledi. İşte bu yüzden buradayım.
Solaris’te aşkı resmetme biçiminiz muhteşemdi, incelikliydi. Ama aşk Hari’nin
tek gücü ve aynı zamanda onun Aşil topuğu. Sadece aşkı var.
Yani, siz bir Aşil topuğu istemiyorsunuz. İncitilmez olmak
istiyorsunuz.
Kadınlar erkeği hiçbir zaman erkekçe fethedemezler. Kadın
bütün sevgisini ortaya koymazsa, erkek-kadın ilişkileri farklı olur.
Evet, farklı olur; farklı olması gerekir. Asırlardır
başkaları için yaşamaya yönlendirilmiş, asla kendisi için yaşamamış, başkaları
için her zaman kullanıldıktan sonra atılabilir bir kadın olduğunuzu düşünün
bir. O yükü hissedebiliyor musunuz?
Bunun bir erkek açısından daha mı kolay olduğunu
düşünüyorsunuz?
Değil tabii. İşlerin şimdiki hali, her iki taraf için
de zor.
Erkek olmak, kadın olmak kadar zor. Bahsettiğiniz ıstırabın
kaynağında başka bir şey var aslında. İnsanın manevi düzeyinin çok düşük olduğu
bir toplumda yaşıyoruz. Bugün yatıp uyduğumuzda, ertesi gün
kalkamayabileceğimizi biliyoruz. Çılgının biri düğmeye basarsa eğer, bu gezegen
üzerinde hayatı silmek için üç bomba yeterli olacaktır. Bunun bilincinde
olmadığımız söylenmez, ama sürekli unutuyoruz. Manevi ilgilerimiz o derece maddiyatın
kölesi olmuş ki, asla gündeme gelmemesi gereken meselelerle uğraşmamız
gerekiyor.
Toplumsal sorunların gelişmesi, bizim çılgın maneviyat
karşıtlığımızın bir sonucu. Manen ergin bir kadın, erkekle ilişkisinde
köleleştirildiğini ya da aşağılandığınız hiç düşünmeyecektir. Manen ergin bir
adam da bir kadından bir şey istediğini hiç düşünmeyecektir. Yalnızca siz,
argümanınızın gücüyle beni bu tür cevaplara getirdiniz. Bu tür meselelerden
konuşmak bize yabancı olmalı.
Bunlar hakkında konuşuyor olmamız bir şeylerin yolunda
gitmediğini gösteriyor. Sorun doğal bir şey olmalı. Fakat kazanılmış ya da
kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını
sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye
soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını
yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri.
Hayret verici kadınlar, manen hayret verici kadınlar
tanıdım. Bu kadınlar kendilerini bu tür sorunlarla sıkmıyorlar, ama öyle bir iç
zenginlik, manevi büyüklük, öyle bir moral gücü gösteriyorlar ki, erkeklerin
dizlerine kapanması, bundan utanç değil, onur duyması gerekir.
Bakın, işte asıl mesele burada. İlişkilerimizi açıklamaya
başladığımızda, çoktan kötü yola girmiş oluyoruz. Buna özlem duymak
hoşnutsuzluğumuzun bir belirtisi, adalet arayışı değil. Hoşnutsuzluk ve adalet
arayışı da iki farklı kategori, gördüğüm kadarı ile kadınlar bugün korkunç
durumdalar. Gerçekten seven bir kadın böyle sorular sormaz. Bunlarla
ilgilenmez.
Dünyaya egemen olan erkek değerlerinden bahsediyoruz.
Kadın değerlerinin güçlü bir etkisinin olduğu bir toplumda işler böyle
kıyametvari bir tehdide varmayabilirdi. Bugün bir kadının Kıyamet’i bilip de,
kendini bundan sorumlu ve bununla yakından ilgili hissetmeyip onun yerine
kendini tam bir aşk içinde tek bir adam için, hâlâ aşkıyla sımsıcak olan bu
adamın gezegeni mahvedeceği düşüncesiyle feda edebileceğini nasıl oluyor da
tasavvur edebiliyorsunuz?
Şok edici, şok edici. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama hayretten ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine inanıyorsanız, yanılıyorsunuz.
Şok edici, şok edici. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama hayretten ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine inanıyorsanız, yanılıyorsunuz.
Kim hükmediyor peki?
O.
Nerede O?
(Yukarıyı işaret eder.) Anlıyor musun? Olayları
tartışıyoruz, sebepleri değil. En önemli şeyden bahsediyoruz. İnsan,
varoluşunun sebebini bilmeden yaşıyorsa, bu dünyaya hangi sebepten geldiğini,
neden bir süre yaşamak zorunda olduğunu bilmeden yaşıyorsa, o zaman dünyanın
bugün içinde olduğu hale gelmesi gerekirdi. Aydınlanmadan bu yana, insan,
görmezden gelmesi gereken şeylerle uğraşıyor. Maddi şeylere doğru dönmeye
başladı. Bilgi açlığı insanı ele geçirdi. Kadınlar erkekler kadar bilgiye aç
değildir. Şükürler olsun.
Kadınların başka tür algılara duyarlılığı olabilir.
Evet, kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız. Peki, sonra ne oldu? İnsan körmüş gibi kendi kendisinin etrafında dönmeye başladı. Elleri dışında dünyayı algılamasına yarayacak bir organı kalmamıştı. Bu dünyaya dair o kadar çok şey algıladık ki, bunun mutluluk ve uyuma varmak için yeterli olacağı düşünülebilir. Ama hayır, tam tersine, ‘dünya hakkında ne kadar çok şey bilirsek’, aslında atalarımızdan o kadar daha az biliyoruz, açıklığı daha fazla yakalamış uzmanlar bunu görüyorlar. Karıştırma kabiliyetimiz var. Körsünüz diyelim, soğuk bir radyatöre dokunduğunuzda, etrafınızdaki dünyanın da soğuk olduğunu düşünürsünüz, kaloriferler yanıyorsa da tam tersini, etrafınızdaki dünyanın sıcak olduğunu. Orası önemli değil, ama bu anlayışın gerçek dünyayla bir ilgisi yoktur; yalnızca dokunma duyusunu ifade eder. Dünyayı algılamamızın kaloriferlerin yanıyor olup olmamasına bağlı olması zavallıca. Dünya hakkında çok şey bildiğimize karar verdik. Oysa hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kısmına dair belli belirsiz bir kavrayışa sahibiz, ama o da bize genel tabloyu vermiyor, çünkü dünya sonsuz.
Evet, kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız. Peki, sonra ne oldu? İnsan körmüş gibi kendi kendisinin etrafında dönmeye başladı. Elleri dışında dünyayı algılamasına yarayacak bir organı kalmamıştı. Bu dünyaya dair o kadar çok şey algıladık ki, bunun mutluluk ve uyuma varmak için yeterli olacağı düşünülebilir. Ama hayır, tam tersine, ‘dünya hakkında ne kadar çok şey bilirsek’, aslında atalarımızdan o kadar daha az biliyoruz, açıklığı daha fazla yakalamış uzmanlar bunu görüyorlar. Karıştırma kabiliyetimiz var. Körsünüz diyelim, soğuk bir radyatöre dokunduğunuzda, etrafınızdaki dünyanın da soğuk olduğunu düşünürsünüz, kaloriferler yanıyorsa da tam tersini, etrafınızdaki dünyanın sıcak olduğunu. Orası önemli değil, ama bu anlayışın gerçek dünyayla bir ilgisi yoktur; yalnızca dokunma duyusunu ifade eder. Dünyayı algılamamızın kaloriferlerin yanıyor olup olmamasına bağlı olması zavallıca. Dünya hakkında çok şey bildiğimize karar verdik. Oysa hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kısmına dair belli belirsiz bir kavrayışa sahibiz, ama o da bize genel tabloyu vermiyor, çünkü dünya sonsuz.
Bence insanın varoluşunun pathosu, anlamakta yatmıyor; o
insanın entelektüel bir görevi, ama asıl işi değil. İnsanın sorunu, hayatın
anlamının bilgisine sahip olarak yaşamak. Dünyayı pragmatik, kâra dönük,
avantaj arayan taraftan algılamamız ne kadar ilginç. Durmadan protez
üretiyoruz. Bütün teknolojiler buna dayanıyor. Uçakları icat ettik, çünkü at
sırtında gitmekten yorulduk. Hayatlarımızı daha hızlı hareket ederek
zenginleştirmeyi düşünüyoruz. Bu, çıplak gözle bile görülebilen temel bir hata.
Bilimci amacının keşif yapmak olduğuna inanıyor. Bu
hakikatle ilgili pragmatik bir yaklaşım. Sanatçı sanat eseri üretmek için
yaşıyor. Herkesin hayatındaki amacı yakalayıp onu yaşaması gerekirken, herkes
belli görevlerle yaşıyor, herkes eşitsizliği hissediyor, herkes öbürünü
kıskanıyor. Bu zeminde herkes haklı ve eşit haklara sahip; sanatçılar, işçiler,
rahipler, çiftçiler, çocuklar, köpekler, erkekler ve kadınlar. Hayatın bu
anlamı içimizde gizli kalırsa tökezlemeye başlarız ve hayatın anlamını anlamış
olsak ortaya çıkmayacak sorunlar icat ederiz. Bu benim bakışım. En baştan
alacak olursak, her şey yerinde kalır. Uygarlığımızın krizi bir orantısızlıktan
kaynaklanmıştır. İki kavram arasında uyumsuzluk var; maddi gelişme kavramıyla
manevi gelişme kavramı arasında.
Bu Platon’la başlamıştı.
Hayır, çok daha önce. İnsan kendini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya başladığında başladı. Toplumumuz bu kırık fay üzerine gelişti. İnsanlar sevgiyle, dostlukla, manevi bir temas ihtiyacı ile değil, yarar sağlama itkisiyle birbirleri ile ilişki kuruyorlar. Ayakta kalmak için, doğal olarak. Ama ben insan her durumda ayakta kalabilirdi diye düşünüyorum, çünkü insan, hayvan değil. İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı ve hayret verici şeyler yarattığı örnekler biliyoruz. Örneğin Sanskrit dilinde belgelenmiş o Doğu kültürleri, maddi dünya ile manevi dünya arasında bir denge kurmayı başarabilmişlerdir. Hâlâ bu kültürlerin izlerini taşıyoruz, bize uygarlığın bir zamanlar farklı, gerçeğe daha yakın bir yol aldığını anlatıyorlar. Bu uygarlıkların neden silinip gittiği sorulabilir. Öyle görünüyor ki başka kültürler onlara paralel gelişti, birbirlerine karşı birtakım düşmanca duygular beslemeye başladılar ve bu uygarlıklar kendi kavramlarını geliştirme imkânı bulamadılar. Yine de bunun tam sebepleri bilinmiyor.
Bu Platon’la başlamıştı.
Hayır, çok daha önce. İnsan kendini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya başladığında başladı. Toplumumuz bu kırık fay üzerine gelişti. İnsanlar sevgiyle, dostlukla, manevi bir temas ihtiyacı ile değil, yarar sağlama itkisiyle birbirleri ile ilişki kuruyorlar. Ayakta kalmak için, doğal olarak. Ama ben insan her durumda ayakta kalabilirdi diye düşünüyorum, çünkü insan, hayvan değil. İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı ve hayret verici şeyler yarattığı örnekler biliyoruz. Örneğin Sanskrit dilinde belgelenmiş o Doğu kültürleri, maddi dünya ile manevi dünya arasında bir denge kurmayı başarabilmişlerdir. Hâlâ bu kültürlerin izlerini taşıyoruz, bize uygarlığın bir zamanlar farklı, gerçeğe daha yakın bir yol aldığını anlatıyorlar. Bu uygarlıkların neden silinip gittiği sorulabilir. Öyle görünüyor ki başka kültürler onlara paralel gelişti, birbirlerine karşı birtakım düşmanca duygular beslemeye başladılar ve bu uygarlıklar kendi kavramlarını geliştirme imkânı bulamadılar. Yine de bunun tam sebepleri bilinmiyor.
Her hâlükârda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla
geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü
yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini
sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir
semptomudur. Her şeyin deforme olmasının kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı,
hataları ve yıkıcı sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı
almamalarının değil, insanın manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur.
İnsanlık manevi değerler doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil
manevi bir kaynak arayışına girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey
gündemimizde olmayacaktı. O zaman insan manevi bir sürecin denetiminde uyum
içinde gelişecekti. Manevi sürecin entelektüel süreç gibi böyle bir tek
taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum. Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten.
Ne kadar haklı olursanız olsun, başka her şey ikincil önemdedir. Filmlerimde
kendinizi göremiyorsanız bu benim yanlış olduğumu kanıtlamaz. Ben resmetmek
istediğim kadınlar hakkındaki gerçeği söyledim. Siz beğenmeyebilirsiniz. Yoksa
kadınları toplumsal gerçekçi bir anlamda mı resmetmemi isterdiniz?
Bana karşı önyargılısınız.
Yo, yanılıyorsunuz, siz benim hakkımda önyargılısınız. Bence
birlikte yaşadığınız erkeğe ‘neden bu kadar aptalsın?’ diye sormalısınız.
Sorunun böyle sorulması gerekir.
Şiirsel Sinema – Andrey Tarkovski – Derleyen: John
Gianvito – Agora Kitaplığı – S.135-140 [Söyleşiyi yapan: İrena Brenza – 1984]